Tükürük gibi yağan yağmur ve arka fonda çalan boğuk arya ile cinayet işlemeye müsait gecelerden birinde geldi. Ansızın. Karanlıkta sadece simsiyah kıvırcık saçlarını gördüm. Ve doğuştan sürmeli gözlerini. Kaç asırdır onu bekliyordum. Her yenilginin, her zaferin ve her pişmanlığın ardından olduğu gibi. Sessizce içeri girdi. Oturdu. Kahve yaptım ona. Zarif parmaklarıyla fincanı tutuşu, dudaklarına götürüşü ve eliyle ağzını silişi... Saniyesi saniyesine hepsini hafızama kaydettim.
Yüzyıllardır neredesin diye sordum. Zaptistalardan girdi, kemiklerle konuşan Sibirya şamanlarından çıktı. Lüzumlu lüzumsuz bir sürü egzoterik hikayeler anlattı, Fransız devriminden bahsetti. Etik değerlere ne kadar saygılı olduğunu, eşine düşkün olacağı bir yuva kurmak istediği vs. Etkilemek için yaptığını biliyordum. İbn-i Arabi dediği anda her ne kadar sinirlensem de, olayların bu denli kontrolden çıkacağını farkedemedim. Birkaç şiirden sonra sakinledim. Sonra.. Ansızın... Kıvırcık saçlarından nefret ettiği ve kar görmekten bıktığını söyledi. Sözlerini anlamadığım iğrenç çöl şarkıları söylemeye başladı bağıra çağıra. Dayanamadım. Tek bu yaptıklarına değil, geç gelmesine, hiç gelmeyecek olmasına, hatta var olup olmadığını bile bilmememeye dayanamadım. Merona'yı sertçe kafasına indirdim. Elindeki kahve döküldü yere. Kafasından akan kanlar ipince şekiller çizerek aktı. Hanuka'nın manevi ruhu üzerine derin bir inzivaya çekildim.
Güneşin berbat dik ışınlarını engelleyecek kocaman bir bulutun eksikliğinden olabilir miydi bütün bu olanlar?
2 gün önce


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder