6 Aralık 2011 Salı

Neredeyse 1 yıl olmuş yazmayalı. Harflerle aramdaki husumet yıllar öncesine dayanır. Sınıfta ilk okumayı söken ama en son yazan kişiydim 1. sınıfta. Gerçi ailemin emeği sayesinde kırabildim yazmama ısrarımı. Bir an için düşündüm de eğitimci ebeveynlerim olmasa herhalde ortaokuldan sonra okumaz, angarya işlerle bir süre karnımı doyurmaya çalışır, sonra mücadele edemeyip intihar ederdim herhalde. Saçmalık atomları dolaşıyor gene beynimde, düşüncelerimin lüzumsuzluklarına hiddetleniyorum. Düşünceler, aslında hep düşünüyorum ama dibe battığım dönemlerde büsbütün artıyor bu. Önce hafif bir esinti ile geliyor. Sabah uyanırken "şimdi ne olacak sorusu" veya ani hafif bir can sıkıntısı kadar masum şekilde yalıyor ruhumu batışın tatlı esintisi. Sonra yavaş yavaş değil, aniden köpüren bir girdap çekiveriyor en dibe. Yaşamayan bilemez o batışı. Hiçbirşey yapamazsın, yolda karşıdan karşıya bile geçemezsin bu sinsi hissiyatın izni olmadan. Onun kaideleri çıkışınca çıkma çaban, ruhumun etrafındaki kaskatı duvara sertçe toslamaktan başka bir halta yaramaz. Sabırla gitmesini beklersin. Anca depresifler kendi kendilerine yardım edebilirler, çünkü varolan "normal" normlarındaki ruh hali dibe batmıştır. Geri dönebileceği bir sıradan olma hali vardır. Ancak doğuştan zihinsel olarak uyumsuz bir ruha sahip olanlar için ait olduğu bir mekan, demir atılabilecek bir liman yoktur. Sadece dönem dönem ruhuna çöreklenen bir hoşnut olma hali vardır o kadar. Bu hal bile ruha çöreklenerek kendini gösterir çünkü hayata hoşnut olma hali de tıpkı uyum sağlayamama sancıları gibi yapaydır. Gerisi sadece beynini patlatana kadar düşünmektir. Beynini kafanın içinden söküp atacak kadar gözünü döndüren şiddette düşünmek. 1 yıldan beri buraya yazmamak gibi mesela. Levi-Strauss "yazılı iletişimin birinci işlevi köleliği kolaylaştırmaktır." demiş mesela. Şimdi düşünsenize son yüzyıla kadar taşrada yazıdan bihaber kişiler için yazı, vergi tahsildarlarının karaladığı korkutucu şifrelerden başka birşey değildi. Düşünün böyle lüzumsuz bilgileri, bağlantıları. Biliyorum saçma ama bunu saçma bulanların yaptıkları da bana saçma geliyor. Gündelik sakil hayat koşuşturmalarında gülümseyebilenleri, facebook-twitter ikileminde aptal yorumlarla eğlenebilenleri de ben saçma buluyorum. Salt yaptıkları işi değil, kendilerini de.

Daha fenası dün sabah uyanır uyanmaz kahvaltı bile yapmadan defasa bir fincan kahveyi meditasyon öncesi yeşil çay yudumlayan bir şintoist rahip sukunetiyle yudumlayıp evden fırladım. İçimi Fausto Zonaro'nun o çarpıcı tablosunu görme hırsı kapladı. İstanbul Modern'e dalıp kıpırdamadan bilmem kaç zaman tablonun önünde kaldım. Tabire bak "kaç zaman". Benim gibi birinin böyle ifadeler kullanmaması lazım. Zamanını çizgisel olarak geçiren mutlu insanlar için zaman belki sayılabilir ama hayatının döngüsel bir zaman akımının tam ortasında geçiren zatlar için zaman asla sayılmaz. Olsa olsa öbeklendirilip dönemsel isimler takılabilir. (Bu son cümleyi yazdıktan sonra bir süre masada bekledim) Tekrar düşünüyorum da, sahiden benim gibiler için zaman döngüsel bir çizgide ilerliyor ve kuantum yasaları gerçekleşirken aksamalar oluşuyorsa hayata karşı çabam neden? Çaba da göstersen, oluruna da bıraksan halkada dönüp dolaşıp aynı noktaya gelirsin. Anca ekstrem bir vazife, ekstrem bir sevgi veya ekstrem bir ekstrem hariç hiçbir vukuat bu çemberi kıramaz. Hoş kırsa da gitmek istediğim bir yer olmadığı için neden bu kaygılar. Bak işte bahsettiğim geçici hoşnut olma hali böyle böyle geliyor. Şimdi elimin altında sigara olsa hemen bir hamle ile yakar, duvardaki İsa ikonası ile bakışa bakışa içerdim.

1 yorum:

  1. Hangi tablosuydu Fausto Zonaro'nun, böyle bir hışımla görmek istediğin?

    YanıtlaSil